Göz doktoruna gitmek bir nevi hızlı check up
 

“Günümüzde artık salt muayenelik yapan kalmadı doktorlarımızda artık ticari
muesselerin birer ferdi oldular. Bizim ana kuralımız kişiye zarar vermemektir.
Günümüzdeki pazarlamalar yüzünden tıp çok küçümseniyor. Ve hastanın beklentisi çok
yukarı çıkıyor. Beklentinizi real seviyeye getirin; sizin beklentinize yönelik olarak kimse
sizi kimse kandırmasın.”

Halil bey, öncelikle sizi biraz tanıyabilir miyiz?
Öncelikle söylemeliyim ki benim babamda doktordu. 2. Dünya savaşı sonrası Almanya çok
kötü durumdaydı, okumuş insanlara ihtiyaç vardı. O yüzden her ülkeden birileri çağırıldı
Almanya’ya, babamda doktor olarak oraya gitti. Daha sonrasında oradan memnun kaldı ve
ailesini oraya taşıdı. Annemde diş hekimiydi ve Almanya’da çalışıyordu dolayısıyla ilkokulu
orada okudum, sonrasında Türkiye’ye ani bir kararla dönüş oldu biraz da vatan özlemi
diyebiliriz buna..70’li yılların ortasında Türkiye’de ki üniversitelerde olaylar olduğu için ben
üniversiteyi yurtdışında okumayı tercih ettim. Orada tıp fakültesine gittim. Tıp; tek başına
okunduğunda sıkıcı bir dal olabiliyor; bir telefon rehberini 5-6 sene boyunca ezberlemeye
benziyor. O yüzden aynı anda mütercimlik ve felsefe de okudum. Yurtdışındayken göz
ihtisasına başladım, daha sonra babamın ekonomik yardımlarını çekmesi katkısıyla birlikte
Türkiye maceram başladı. Türkiye’de Cerrah Paşa’yla başladım.
Artık okumak değil çalışmak gerekiyordu o halde diyebilir miyiz?
Tabii ki, çünkü Türkiye enterasan bir ülke. Ben liseyi burada okudum ama hayatım daha çok
Almanya’da geçtiği için bazen yadırgadığım durumlar olmuyor değildi. Biz, 70’li yıllarda
Türkiye’ye dönmüştük. Ben Almanya kültürüyle büyümüştüm. Ama bir bakıyordunuz ki
burada at arabalarında karpuz satılıyor; yorgancı, yoğurtçu bu insanlar bağıra bağıra mal
satmaya çalışıyorlardı, alışık değildim. Sıcak su yoktu, telefon bağlanmıyordu. Yani garip bir
yere gelmiş gibi hissetmiştim ve açıkçası çok mutlu değildim. Çünkü hiçbir şeyin standardı
yoktu fakat herkes buna alışıktı. Dolayısıyla üniversiteden sonra da Türkiye’ye tekrar
dönünce yine garip olaylar silsilesine gelmiş gibi oldum. İlk karşılaştığım garip olaylardan bir
tanesi İstanbul Üniversitesin de gerçekleşmişti. Yabancı dilden imtihana girdim, o tarihte
yabancı dilde Almanca vardı ve ben Natoda çalışıp spontane tercüme yapan diplomalı bir
mütercimim. Almanca-Türkçe tercüme sınavına 10 kişi girmiştik, bana en düşük notu
verdiler. Notu itiraz edince de, “Bu geçerli not, niye itiraz ediyorsun ki?” tepkisiyle
karşılaşmıştım. Halbuki ben onları imtihan edecek kişiydim o yıllarda; yetki bendeydi onlarda
değil.
Peki sonrasında neler hissetiniz? Türkiye’de kalmaktan memnun oldunuz mu? 
Memleketimi sevmeye başladım. Dediğim gibi turist gibi geldim, 20-25 yıl Cerrah Paşa
tecrübem oldu. O ara asistanlık, doçentlik, profesörlük nasıl birşey adım adım tatmış oldum.
Bilimselliğin dışında da çok şey öğrendim. Bizim o tarihlerdeki en önemli avantajımız göz
branşında çok büyük değişiklikler olmasıydı. Yani diyelim ki bugun 2019’dayız, bazı
branşlarda 30 sene evvel ne yapıyorsanız bugünde üç aşağı beş yukarı ufak değişiklerle onu
yapıyorsunuz...Oysaki göz branşında o tarihten bugüne; örneğin katarakt ameliyatı en az 5
kere takla attı. Yani diyelim ki ben Türkiye’ye geldiğimde katarak ameliyatı bir at arabası

iken arabaya geçildi derken uçak oldu derken rokete geçirildi ve bütün bu değişiklikleri ben
Cerrah Paşa’da yaşadım. Bütün bu değişiklikleri en uç noktalarında yani dünya çapında
yaşadığımız için o geriye dönüp baktığımda “Çok şanslıymışım iyi ki gelmişim, iyi ki burada
kalmışım.” diyorum. Ve bu değişiklerin bire bir şahidi olup bunları Türkiye’ye getirme şansı
yakalamışım.
Halil bey, peki neden ‘göz’? 
Babam cerrahtı ve o tarihlerde okuyan çocuklar doktorları; özellikle cerrahları neredeyse yarı
Tanrı gibi görüyorlardı. Ölümle yaşam arasındaki kişiydiler. Örneğin Cerrah Paşa’da bir çam
var ve bir cerrah geldiği zaman çan çalınırdı, herkes kapının önüne dizilip hocayı selamlardı.
Ameliyatta olan bile çıkıp selamlardı; böyle bir yücelik söz konusuydu. Ben Avusturya’da
okurken Kızıl Haç’ta acil doktoru olarak okuyordum, aynı zamanda da haftada bir kere acilde
nöbet tutardım, tabii çok zevkliydi. Bu hevesim birazda babamın cerrah olmasından
geliyordu. Bir yaz beni stajyer olarak yerleştirmişti cerrahiye ve ben orada çok kısa bir süreçte
cerrahinin çok zor birşey olduğunu, hayatınızı feda ederek, insanüstü gayretle insanları
kurtarmak için 48 saat çalıştığınızı gördüm. Ve ertesi gün eve gidip 6 saat dinleniyorsunuz ve
tekrar tempoya devam ediyorsunuz. Buna da dayanmak çok zor.
Yaşamak için çalışmıyorsunuz, çalışmak için yaşıyorsunuz sanki...
Siz yoksunuz diğerleri var ve diğerleri için siz kendinizi feda ediyorsunuz. Önemli olan diğer
insanlar. Aç, susuz, uykusuz kalıyorsunuz vücudunuz perişan; başkaları için bunu
yapıyorsunuz ve bakıyorsunuz sistemde bu sırada bravo demiyor, aksine sistemde o sırada sizi
eziyor, niye geç kaldın niye uykusuzsun diye. Orada kısa bir sürede onu anladım, nazik
olmayan bir dal çünkü trafik kazası geliyor hoş bir manzara değil; kafa kırılmış, ayak kırılmış,
yaşamıyor...Hoş değil ve siz o manzarayı gece uyurken dahi taşıyorsunuz. Oradan göze
geçtim çünkü biz gözü ameliyat ederken o tarihlerde mikroskop kullanıyorduk, yani
bambaşka bir dünyadaydık. Eliniz çok hassas çalışıyor, kaba kuvvet yok. Her şey son derece
nazik, ince hareketlerle yapılıyor ve fonksiyonel bir görsellik gerekiyor, örneğin 20 senedir
evli bir kadın, kocasını 20 senedir görmemiş ve biz insanın görmesini sağladık Türkiye’ye
yenilikleri getirerek. Hani olur ya filmlerde, “Doktor bey görüyorum!” derler, biz onu yaşadık
gerçekten de. O da çok güzel bir olaydı ama genel cerrahlara da son derece saygım var çünkü
hakikaten insanüstü bir efor harcıyorlar ve değerleri yadsınamaz. 
Şansıma göz branşını seçtiğimde örneğin 70 yıllardan önce şaşılık tedavisi kırk yıldır aynı
yapılıyordu, göz tansiyonu, katarakt cerrahisi aynı, hiç bir şey değişmemişti. Bizim kliniğin o
zamanlar 100 yatağı vardı ve ben yurtdışındaki çalışmalarıma da devam ediyordum. Yeni bir
şey çıktığı zaman hemen yazışıp gidip, yerinde görüp incelemek istiyordum. Tabi üniversite
elemanı olduğum için de hemen kabul ediyorlardı. Böylece bu yenilikleri yerinde gidip
görüyordum. Gidip gördüğüm anda dikkatimi çeken; bizde yüz yatak varsa orada en meşhur
kliniklerde bile yüz yatak yoktu, her birinde toplasanız yirmi yatak vardı. Çünkü örneğin,
katarakt ameliyatı için gelen hasta bir hafta öncesinden hastanede yatıyordu, ameliyat
oluyordu bir hafta daha kalıyordu. Yani bir katarakt ameliyatı iki hafta yatak işgal ediyordu.
Halbuki günümüzde hasta yatmıyor bile, otuz-kırk yıl içerisinde geldiğimiz nokta bu. Retina
ameliyatı bir ay gibi bir zaman alıyordu fakat bunların hepsi değişti. Diğer branşlarda bunlar
olmadı. 
Şu an Rahmetli olan bir hocamız vardı Celal Erçikan, kendisi gözle çok ilgili değildi fakat
haksızlıkla mücadele etti hep, Rahmetli Turgut Özal o zamanlar bir katarakt ameliyatı
olmuştu Amerika’da ve Türkiye o zamanlar katarakt ameliyatlarından sonra gelişebilen retina

deforme ameliyatlarını yapamıyordu. 80’li yılların ortasındaydık ve Celal Hocamız büyük bir
gazetede, “Cumhurbaşkanına var da Türk vatandaşına yok mu?” diye bir manşet attırdı.
Turgut Özal Amerika’da iken bunu okuyor ve rahatsızlık çekiyor yani bir yerde hocamızın
söylediği doğruydu; cumhurbaşkanı bu ameliyatı yurtdışında olabiliyor fakat Türkiye’de bu
ameliyat olması gerekli olan hastalara yapılmıyor. Bunun üzerine bu hocamıza
Cumhurbaşkanı rektörlük üzerinden bir araştırma merkezi kurulması ve bu ameliyatların
Türkiye üzerinden yapılabilmesi için bir ekip kurması vazifelendiriyor ve hocada beş kişiyi
Cerrah Paşa’dan bu gruba davet ediyor. Bir tanesi de benim. 
Dünyada uygulanan en iyi malzemeler bize verildi ve biz kendimiz gidip yerinde görerek bu
ameliyatları Amerika’da öğrendik. Yine böyle başka bir şeyi öğrenmeye gittiğimiz zaman
aynı üniversitede şansımıza dünyada ilk kez gören göze excimer lazer yapılacaktı. Oradan bir
hoca da bu tarihi anı kaçırmamamızı söylemişti. Hakikaten çok etkilenmiştik. Dönüşte
hocama da dedim, böyle bir lazer var bu alıp başını gidicek...Hocamızda ikna oldu böylece
biz beşyüz bin dolar karşılığında Cerrah Paşa’da o tarihlerde Türkiye’de bunu yapan ilk
üniversitede olarak lazeri getirttik. Sonrasında rektör ve hocamız arasında bir sorun çıktı,
cezasını da bu lazer çekti. Dolayısıyla ilk hastaları biz Cerrah Paşa’da yapmamış olduk bizden
önce özel sektör yaptı fakat cezası bitince iki numara olduk. Ama tabi biz Cerrah Paşa olarak
yapmaya başladığımızda excimer lazer Türkiye’de ve dünyada önemli bir konum aldı. 
Evet, enterasan çünkü ABD’lilerin FDA diye  bir kuruluşları var. Bu cihaz çıktığında, ‘bunun
çalışıp calışmayacağını beş yıl takip edeceğim, siz birer göz yapabilirsiniz’ diyorlar. 20
üniversite birer göz ve beş hasta. 

 

Hastalar sabah 3-4 dinlemeden geliyordu, bincelerce ameliyat yaptık
 

FDA’si olmayan Almanya, İngiltere, Türkiye gibi ülkelerde bu makina çalışıyor ama ABD’de
çalışmıyor. Biz başladığımızda bu beş ila sekiz senede yapmış oldugumuz rakamlar
dünyadaki en fazla rakamlardı. Tabi ABD’li şirket bizim datalarımıza inanamıyor, ‘Biz
kitlendik, 400 vakamız var daha çok yapamıyoruz 8 senedir bekliyoruz sizin binlerce vakanız
var’ diyorlardı. O yüzden biz o tarihlerde çok cazip bir bilim adamı olduk; her tür daveti
aldık; gelin bizim kongrede konuşun, data verin, yanılıyor muyuz yanılmıyor muyuz diye.
Cerrah Paşa’nın o yıllarda dünya literatüründe göz hastalıklarında datası oldukça değerliydi,
binlerce data bizde vardı. Mucize ameliyatlar yaptık böyle olunca kapımız hep kuyruktu,
hastalar sabah 3-4 dinlemeden geliyordu. Ameliyat sırası çok uzundu binlerce ameliyat yaptık
ve bu konuda hep öncü olduk. 
Daha dün başıma gelen bir örnek vereyim o zamanlar prematüre bebekler 1985-86 larda bin
gram olurlarsa gazeteye çıkarlardı. Türkiye bu çocukları yaşatmaya başlayınca, bir baktık ki
bu çocuklar kör oluyor. Bu vakalar bize gelmeye başladı. Ameliyat ediyoruz, açamıyoruz
gözü. Sonrasında Harvard’da bir profesörün o tarihte bunu başarabildiğini okuduğumda
kendisiyle temasa geçtim ve böylece bu ameliyatları Türkiye’ye getirdik 24 sene evvel ve dün
baktım bir genç kız geldi buraya, 20 yaşında. Nedir derdi? Ehliyet istiyor. Hikayesini
anlatınca anlaşıldı ki ben bu kızı 3 aylıkken prematüreden ameliyat etmişim. Demiştim ya o
tarihlerde ameliyat etsekte gözü açamıyorduk diye; geldiğimiz noktaya bakın, bu hastaların
yüzde yüzü kör aslında. Meğersem yirmi sene evvel ameliyat etmişim ve kız görüyor okulunu
bitirmiş şimdi ehliyet almak istiyor. Yok böylesi yani dünyada pek yoktur. 

 

“Mucize ameliyatlar yaptık”

Prematürelerin görme şansı bugün için bile hala düşük dünya çapında da o fakat yıllarda
imkansızdı. Ve şimdi o kız normal bir hayat sürüyor. İşte biz bu ameliyatları yapa yapa data
ve rakamlarımızla dünya çapında önde olduk böyle olunca da bugün yurtdışından bile oldukça
gelen var. 
Bir sağlık turizmi oluştu şu an Türkiye’de o zaman?
Tabii, Alman vatandaşları bize gelirdi çünkü orada ameliyat bile etmiyorlardı. Sigorta, ‘bunun
gözü nasıl olsa açılmaz biz bunu ödemeyiz’ diyordu biz ise hastalara bir ümit aşılıyorduk.
Bizde kesin açarız demiyorduk ana deneriz. O yüzden Almanya’dan o tarihte çok hasta
geliyordu. Şöyle ki ben hastama en iyi bilgiyi sunmak isterim ve bunu yaparken maddiyatın
ikinci ve üçüncü planda olması gerekir birinci planda olmaması lazım. Türkiye’de artık bir
sağlık turizmi oluşmuş durumda. Böyle birşey yoktu eskiden. 
Peki, Türkiye’ye yurtdışından bu kadar hastanın gelmesinin sebebi başarı mı yoksa
ücret uygun olduğu için mi?

Şöyle diyeyim, bizler yani bu işlemleri en başlangıcından beri yapmış olan kişiler bunu zaten
kırk bin, elli bin hatta yüz bin civarında yapmış olan kişileriz. Yani bugün için Avrupa
ülkelerinde excimer lazer, sigorta kapsamı içerisinde olmadığı ve kişi bunu kendi cebinden
ödediği için gözlük ve kontakt lensten sonra üçüncü seçenek olarak görüyor, çünkü pahalı bir
sistem ve cebinden ödeyecek. Halbuki kontakt lens ve gözlüğü sigorta ödüyor. O yüzden bize
yurtdışından gelen hastalar maddi konu ön planda olarak geldiler ve bizimkiler kendi
aralarındaki rekabetlerinden bu işlemi öyle fiyatlara indirdiler ki bize artık kaliteden çok; ucuz
olduğumuz için geliyorlar. Ama bana gelen hasta fiyatı yüzünden değil, kalite yüzünden
gelmeli ben bu tür hastalara hitap ediyorum. Bana, Halil Bahçecioğlu olduğum için
gelmeliler. Hastanın bana bunu söylemesinden ötürü söylüyorum bunuda. Sağlık sektöründe
fiyatın normal şartlarda konuşulmaması lazım. Bugünkü geldiğimiz nokta ise sağlık
sorununun esasında bir ticari müessese olduğu. Artık şirket gibi düşünülmeyen hastaneler
kalmadı. Bir de özel sağlık sigorta sistemini koyduğunuz zaman hepsi bir ticarethane olmuş
oluyor.
Öyleyse bu, hastanın ameliyat olmasına gerek olmadan halledilecek bir sorununun
ameliyata yönlendirilmesine sebep olup daha yüksek miktarlarda ücret talep ediliyor
olmasına sebep olabilir mi?

Şimdilerde tıp çok şey sunmaya başladı hastaya. Eskiden hastanın kırık ya da ya da bozuk bir
yerini tedavi ederken günümüzde artık hastanın estetik kaygısı var. Hastalığı tedavi eden
prosedürlerimiz azaldı. 85’li yıllarda ayda on bin işlemin dokuz bini hastalığa yönelik işlemdi,
günümüzde ise bu işlemin sekiz bini hastalığı olmayan yani estetik kaygıyla gelen istek
üzerine yapılan prosedürlerden oluşuyor. Sağlık sektörü dünyada silah sektöründen sonra en
büyük maddesel sektördür, ilaç olsun hastaneler olsun. Ama bu iş içerisinde benim doktor
olarak işim artık daha çok bir danışmanlık, yani bana gelen hastaya ben mevcut tıbbın ona
verebildiklerini, hakikaten ona lazım mı, beklentisi ne bu şekilde bir danışmanlık yapıyorum.  
Örneğin siz gençsiniz ve bir ticari işletmeye gidiyorsunuz yakını göremiyorum, uzağı
göremiyorum diyerek. Lazerle bu zaten tedavi edilebiliyor, fakat şimdilerde artık hastaya ‘gel
sana akıllı lens takayım iki dakikada ve uzak-yakını çözümlemiş olalım’ diyorlar. Doğru,
yapılabilir ama akıllı lens takayım denildiği zaman sanki hasta sanıyor ki gözüne kontakt lens
takılacak ve iş bitecek. Hayır, bir ameliyat gerekiyor ve söylemediklerini konu; bu bir katarakt
ameliyatıdır, yani siz merceği alıp yerine başka bir mercek koyuyorsunuz.
Peki bu akıllı lens bu kadar akıllı mı? Hiçte akıllı değil. Kalite olarak baktığımızda kalitesi
düşük bir lens. Bir görüntü oluşuyor içinde uzakta var yakında ve orta derecede var ama
hepsinden azar azar. Bunu şöyle özetleyebiliriz; yakınınız bozuldu ama uzağı yüzlük bir
görmeniz var bu lens size yakını verirken uzağınızdan %30 çalarak yapıyor. Yani aslında bu
tedavinin olumlu olup olmaması kişiden kişiye göre değişiyor. Bu standart bir prosedür değil
herkese önerilemez yoksa ‘bende bir gözlük var sende taksana bakalım görebilecek misin?’
demeye benziyor.
Tıp bize bir sürü avantajlı şeyler sunuyor ama bu avantajlı şeyler hastanın beklentisine ters ise
ben bu hastaya hiçbir zaman böyle bir şey tavsiye etmem. Realist olmak gerekiyor. Realist
beklentisi olan bir hastaya olur. Ama surreal bir beklenti içinde olan yani ben hem en
küçükleri okuyacağım hem uzağı şahin gibi göreceğim diyorsanız yok öyle bir şey. 
“İşlemler doktorlar tarafından öyle anlatılıyor ki, olayın ciddiyetinden uzaklaşılıyor”
Ameliyat dediğimiz şey ciddi bir olaydır. Yani siz hiçbir şey yaptırmasanız bile
ameliyathaneye girdiğinizde sizin enfeksiyon kapma riskiniz var. Çünkü steril bir ortama
giriyorsunuz. Yurtdışında çocukları hastaneye bile götürmezler ziyaretçi olarak. Çünkü
hastane ortamındaki hastane mikropları aşırı derecede dayanıklı mikroplardır. Hastane
mikrobu deriz biz onlara.
Hocam, mesela gözümü lazerle çizdirmeye hastaneye gittiğimde annemin haberi bile
yoktu, lazer epilasyon kafasıyla gitmiştim resmen. Fakat gidince öyle olmadığını baya
ameliyat olacağımı görmüştüm...

Lazerin şöyle bir farkı var lazerde biz gözün içine girmiyoruz. Dolayısıyla bahsettiğim
enfeksiyon riski yok. Bu işlemleri artık günümüzün rutin haline sokmuş oluyoruz. Olaya,
kişiye ve hastaya saygılı olmak gerekir. Örneğin katarakt tıbbın en başarılı ameliyatıdır.
Çünkü ameliyat sonrası siz tamamiyle eski hala dönen bir organa kavuşuyorsunuz. Bu başka
bir branşta yok. Bu ameliyatın başarı oranı çok yüksek mesela ama hasta yinede bir
ameliyathaneye giriyor. Böyle konuşuyorum çünkü biz doktorlar biraz bardağın boş kısmına
bakar hastaya anlatırız, aynı uçaktaki bir hostes gibi uçağın düşme gibi olası bir durumunda
yapılması gerekenleri anlattığı gibi...Benimde dediğim yirmi bin kişinin içinden enfeksiyon
olunabilir gibi. Bunları hep göz önünde bulundurmalı, sanki her seferinde o yirmi bininci
hasta varmış gibi karşımızda davranmalıyız. Onun için, ‘birşey olmaz gel yapalım’ tarzı
doktorlardan uzak durun, çünkü iyi bir doktor her daim bardağın boş kısmını size anlatır; en
başarılı katarakt ameliyatında bile, en az risk ihtimali bulunan excimer lazerde bile.
Peki okuyucularımız için şunu diyebilir misiniz, bazen göz hastalıkları başka
hastalıkların habercisi olabilir mi, ne olursa mutlaka atlamamalı ve başvurmalılar? 

Mevcudun dışında herhangi bir değişiklik durumunda. Gözünüz batıyor, sulanıyor rahatsızlık
veriyor o zaman zaten gidiyorsunuz doktora ama bir gün bir bakıyorsunuz bir göz bir gözden
faklı görüyor, bunu umursamalısınız. 

 

“Göz dilinize baktığım zaman vücudunuzda geçen herşeyi görebiliyorum”
 

Gözün en güzel tarafı, biz; gözden hastalıkları anlarız. Yani ben hastanın göz dibine bakarak
onun şeker hastası, hipertansiyon, karaciğer, kan hastası oldugunu, tümör taşıdığını sadece
gözünden anlarım, basit bir göz muayesiyle... O yüzden göz doktoruna gitmek bir nevi hızlı

check up, kötüsünü hemen anlarız. O an vücudun içine bakıyorum; o yüzden göz dilinize
baktığım zaman, sizin bütün vücudunuzda geçen herşeyi görebiliyorum. Aletsiz göz diline
baktığım zaman o damarın gerçek damar halini görüyorum; orjinalini. Dolayısıya göz
muayenesi bize genel vücut hakkında çok önemli bilgiler veriyor.
Peki, bugünkü dünya standartlarına bakıcak olursak, Türkiye kaçıncı sırada?
Şu an ABD ile hemen hemen aynı. Avrupa ülkeleri bizim elimize su dökemez. Şu anda
dünyada olup, Türkiye’de olmayan hiç bir göz hastalığı tedavisi yoktur. Cerrah Paşa’daki
bilim merkezi kurulmadan önce 80’li yıllarda Viyana ve İsviçre bizden bir tık, Almanya iki
tık üstteydi. Araştırma merkezinden sonra Avrupa’dan kat be kat ilerde olupAmerika’yla kafa
kafaya olduk. Türkiye’de göz branşının bu denli ileri gitmesinin sebebi bu araştırma
merkezidir.