Türkiye’nin tarım sorununa çözüm formülü onda: Fuat KUKUT

Türkiye’nin tarım sorunu, hepimizin malumu… Bir yandan yediğimiz içtiğimiz şeylerin içeriğine ve güvenliğine dair endişelerimiz sürerken, diğer bir yandan da gıda fiyatları el yakıyor. Son aylarda enflasyondaki artışta en büyük payı, işlenmemiş gıda işgal ediyor. Ancak diğer yandan çiftçiler geçinemedikleri için topraklarına ürün ekmekten birer birer vazgeçip kente doğru göçüyorlar. Tarım ve gıdadaki bu sistem sorununu, Tarla Bitkileri Üreticileri Genel Merkezi (TARBİGEM) Genel Başkanı Fuat Kukut’a sorduk.

İlk olarak 13 Aralık 2006 tarihinde Türkiye Yağlı Tohumlar Üreticileri Merkez Birliği (TÜYAMBİR) adıyla kurulan, daha sonra TC Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın onayıyla adını ve içeriğini Türkiye Tarla Bitkileri Üreticileri Genel Merkezi (TARBİGEM) olarak değiştiren kurumun Genel Başkanı Fuat Kukut, bu görevi 2013 yılından beri yürütüyor, Türkiye tarımında sistemin kökten değişmesi gerektiğini savunuyor. Üstelik, bunun için geliştirdiği ve hazırladığı bazı projeleri var. Tarımda denetim yükünü devletin omuzlarından alabilecek, çiftçi ve çevre dostu bu projeleri, Kukut’un bizzat kendisinden dinledik. Kukut, bu projenin kuruluş aşamasında devletten destek bekliyor ve ekliyor: “Bu sistemin kurulduğunu göreyim, aynı gün koltuğumu bile bırakabilirim. Yeter ki devletimize ve çiftçimize bu projeler uygulansın ve fayda sağlansın.”

Fuat Bey, öncelikle TARBİGEM ne yapar, çalışma prensipleri nedir, sizden dinleyebilir miyiz?
Bizim kurumumuz Tarım Bakanlığı tarafından özel bir yasayla kurulan bir kurum. Avrupa Birliği’yle (AB) Uyum Yasası çerçevesinde 5200 sayılı yasa gereği kurulduk. Bu şu demek oluyor: Türkiye’de tarlada yetişen ve sanayi bitkilerinin tümü, benim başkanı olduğum kuruma bağlı. Biz, aynı bir parti sistemi gibi çalışıyoruz. Atamayla değil, seçimle geliyoruz. 27 ilde üyelerimiz var, bizi çiftçiler ve her ilin yönetimi seçiyor. Görevlerimiz arasındaysa çiftçinin ürünlerini yurtiçine, yurtdışına pazarlamak; kimin ne ekeceğini, ne kadar ekeceğini belirleyerek ürünleri organize etmek; fiyat ayarlamasını yapmak; devletin verdiği destek ve hibelerin çiftçilere dağıtılmasını organize etmek gibi görevler bulunuyor.

Sektörün içinden biri olarak, Türkiye’de tarım sektörünü nasıl değerlendiriyorsunuz? 
AB’de yapılan tüm tarım, Türkiye’de yapılan tarımın sadece %15’i. Biz Türkiye’de dünyanın neredeyse hiçbir ülkesinde olmayan tarım şartlarına sahibiz. Bir yılda 4 mevsim yaşayan, her türlü ürünü uygun zamanda, yeterli kapasitede üretebilecek, Mustafa Kemal Atatürk’ün “Eğer milletimizin çoğunluğu çiftçi olmasaydı, biz bugün dünya yüzünde bulunmayacaktık” sözünü kültürel anlamda çok iyi kavramış bir ülkeyiz. Ancak normalde çiftçilerin ve üreticilerin refah içinde yaşaması gereken ülkemizde bu kültürü tarım ekonomisine uygulamayan, tarımcıya ve çiftçiye yardımcı olmayan, çiftçinin her yıl daha da zarar etmesine, her yıl yaklaşık 2 ila 3 bin çiftçinin çiftçiliği bırakmasına sebep olacak bir sistemin içinde savaş veriyoruz şu anda maalesef.

Peki, sizce çiftçinin veya tarım üreticilerin en büyük sorunu nedir, hep söylenen ‘aracı’ meselesi mi?
Çiftçinin en büyük problemi, pazarlama. Hem dil, hem sistem konusunda eğitiminin olmaması nedeniyle ürününü pazarlayamaması, pazarlayamadığı için de ürününü toprakta bırakıp zarar etmesindense, işte sizin dediğiniz aracılara ya da ‘kabzımal’ dediğimiz şahıslara satmak zorunda kalması. Bazen şunu bile duyuyoruz: Çiftçi malını üretiyor, tam sezonunda hasat yapıyor, fakat bu aradaki kabzımallar ya da firmalar bu ürünleri zamanında almıyor. Ve sonra maliyetinin çok çok altında bir fiyat teklif ediyorlar. Çiftçi de ürünü kendi pazarlayamadığı için, ürününü satmak zorunda kalıyor. Tam anlamıyla bir karaborsacılık yani…
Yani uzun lafın kısası, şu an Türkiye’de tarımcılık çok kötü durumda. Artık çiftçilik veya tarımcılıkla uğraşan insanlar yaşamakta bile güçlük çekiyorlar. Yaptığımız araştırmalarda da, daha önce çok iyi arazileri olan, çiftçilik yapan insanların artık asgari ücretli işlere girip yaşam savaşı verdiğini görmekteyiz.

Buraya kadar anlattıklarınıza bakarsak tablo oldukça karamsar… Devlet bu konuda ne yapıyor?
Ne yazık ki TC Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, işin sadece hayvancılık kısmına odaklanıyor. Sanki Türkiye’deki üreticiler sadece kırmızı et ve süt üreticilerinden oluşuyormuş gibi, tamamen bu kurumlara yönelik iyileştirme ve destek sağlıyor. Çiftçilere de tatbiki bir takım destekler veriliyor ama bunlar kesinlikle yeterli değil. Yeterli olmadığı gibi, sürekli ve planlı bir sisteme bağlı değil. Mesela çiftçi bazı destekleri alabilmesi için sürekli Tarım Kredi Kooperatifi veya ziraat odaları gibi bazı kurumlara aidat adı altında yüklü miktarda paralar ödüyor ve bunları ödemeyen çiftçiler hiçbir destekten yararlanamıyor. Örneğin tohum desteği alması için aidat makbuzunu getirmeden devletimizin verdiği desteği alamıyor. Bu kurumlar yasayla çiftçiye zorunlu hale getirilmiş ama sorduğunuzda çiftçiye verdiği hiçbir şey yok. Bunun gibi çiftçiye hiçbir katkısı olmayan olmadığı gibi zarar veren kurumlar var.

Kooperatifler ve üretici birlikleri neden bu işe el atmıyor peki?
El atamıyorsunuz. Çünkü bakın, benim çok şükür gücüm var ayakta kalabiliyorum ama insanlar bugün 500 TL olan ofis kirasını ödeyemiyorlar, çünkü devlet bunu desteklemiyor. Devlet bize diyor ki, “Kurum olabilirsin, bir birliksin”. Kurumun görevleri nedir? İşte, çiftçinin kalkınmasına yardımcı olmak, ürün pazarlamasına yardımcı olmak, paketlemesine, satışına varana kadar yardım etmek. Bununla ilgili soğutma tesisleri kurabilir, iktisadi işletme açıp çiftçinin kalkınması adına her şeyi yapabilirsin diyor. Tamam bizim görevimiz bu, ama öbür yandan da diyor ki, “Merkez birlikleri ya da birlikler gönüllü kuruluşlardır, biz size destek vermek zorunda değiliz. Üyelerden aidat alacaksın, senin ilk gelirin bu.” Ama üyelere bir faydanız olamadığında nasıl aidat alabiliriz? Ürünlerini pazarlamak gibi kapsamlı bir hizmet vermeden, bunu yapmayı ben etik bulmuyorum. Bu yüzden üyelerden aidat almıyorum, bütün masrafları da benim kendi ticaretimden kazandığımla karşılıyorum, şimdilik…
Bir de çiftçilerin kanını emen birlikler var tabii… Fındığın kilosunu farz-ı misal 10 TL’ye alıyor, 100 gramını 20 TL’ye satıyor. Bu kurumlar para kazanma odaklı çalışıyor ve üreticilerin sonra nasıl geçindiğini de umursamıyor. Çiftçi ise buna karşı çıkamıyor, çünkü dediğim gibi, pazarlama yeteneği olmadığı için, başka da bir şansı olmadığı için bu fiyata vermek zorunda kalıyor. Vermez ve kendi satmak isterse, binlerce fındık üreticisinin içinde, bunu başarabilen kaç kişi var? Ancak internetten ilan verip, “Benim elimde 10 ton fındık var, şu kadara satıyorum” diyebiliyor, bundan öteye de gidemiyor. Mesela Önder Çiftçi denen birlik, tamamen yasadışı. normalde yasa gereği bize bağlı olması gerekiyor. Bir basit birlik kurmuş Edirne bölgesinde, bu birliğin adı altında iktisadi çok ortaklı bir şirket kurmuş, bunun üstünden ticaret yapıyor. Normalde birlik üstünden kurulan iktisadi işletmeler çiftçi çıkarını korumalı, kazancı ile çiftçiyi desteklemeli ama bu birliğin hiçbir faaliyeti yok ve o bölgede onlar birlik kurdukları için yasa gereği başka birlik de kurulamıyor. O birliğinse hiçbir faaliyeti yok. Ama iktisadi işletme milyonlarca lira ciro yapıyor. Çiftçiyle sözleşmesini yapıyor alıyor, 3 kat fiyatına satıyor. Bunu yine Türkiye vatandaşına satıyor.

PROJE, ÇİFTÇİNİN PAZARLAMA SORUNUNU ORTADAN KALDIRACAK
Bugün birçok ülkede Tarım Bakanlığı yoktur, bunun yerine Merkez Birlikleri vardır. Devletin muhatap aldığı sadece Merkez Birliği’dir. Her yıl bir ödeneğini çıkarır, Merkez Birliği bununla ilgili görevini yapar, kontrollerini yapar herkes oraya üye olur. Çiftçi buraya üyelik aidatlarını öder fakat bundan faydalanır. Merkez Birliği’nin veterinerleri ve mühendisleri tesisleri inceler, neyin nasıl yapılması gerektiğine karar verir, yasaya göre bunları düzenler, kontrol eder.
Devlet kontrol etmez ancak devlet daha sonra gelip birlikten hesap sorar. O ürünün sağlıkla ilgili, transferiyle ilgili, satışıyla ilgili bir şikayet bir problem olduğunda bunun da muhatabı Merkez Birliği olur. Yani bir yaptırım sistemi var. Şimdi siz burada bu sisteme uyum sağlayacağım diye yasa çıkarıyorsunuz, “AB’ye girmek istiyorum, orada nasılsa biz de onu yapacağız” diyorsunuz, sonra da üvey evlat muamelesi yapıyorsunuz. Kuruyor, kurduruyorsunuz, Bakanlar Kurulu kararı çıkarıyorsunuz, tüzüğünü yasasını hazırlıyorsunuz, genelgesini yapıyorsunuz, sonunda “Bak işine” diyorsunuz. Bu şekilde hiçbir sistemin yürümesi mümkün değil. Ayakta kalmanız da mümkün değil.
Şimdi biz çiftçilerin pazarlama sorununu çözecek, çiftçiyi kalkındırabilecek nitelikte bir çalışma yaptık. Çok ciddi rakamlar harcayarak bir proje geliştirdik. Ancak bu projenin gerçekleşmesi için gerekli maddi yükümlülükler ilk etapta oldukça yüksek ve bizim birlik olarak ayakta kalabilmemiz ve bu sektörde bazı şeyleri düzeltebilmemiz için devletin tıpkı kırmızı et ve süt merkezlerinde olduğu gibi bize de destekler vermesi gerekiyor. Fakat böyle bir destek alamıyoruz. Bu kurumun hemen hemen 6 yıldır başındayım, kurumun başına geçtiğimde 200 üyemiz vardı, şimdi 10 bin in üzerinde üyemiz var. 7 ildik, şimdi17 iliz. Büyümeye de devam edeceğiz. Ancak bugüne kadar Türkiye Cumhuriyeti Devleti’mizden tek bir kuruş bile almadım. Bütün her şeyi tamamen cebimizden karşılıyoruz, kiramızdan personelimize kadar. Bunun sebebi nedir, destekler neye göre belirleniyor bilmiyoruz. Bunu yapmak için de uğraşıyoruz. İnanın, bu işte çok gönüllü insan var. Çok çalışıp bu işi yapabilecek, bu işten anlayan, heyecanla bekleyen, “Bir şey yapalım” diyen çok fazla insan var. Biz zaten “Bize her yıl 10 milyon TL verin” demiyoruz. Adam gibi bir kere desteğinizi verin, biz sistemimizi kuralım, zaten bu sistemi kurduktan sonra bizim o desteğe ihtiyacımız kalmayacak.

Peki, projenizden bahsedebilir misiniz biraz, milli gelire ne gibi katkıları olacak bu projenin?
Proje kapsamında Konya’nın Çeltik ilçesini pilot bölge olarak belirledik. Mesela Tarım Bakanlığı bu bölgedeki çiftçilere her yıl 80 ila 100 milyon TL destek veriyor. Biz de diyoruz ki, o bölge artık bizim denetimimizde, siz oraya her yıl 80 ila 100 milyon TL vermeyin. Bir kere 150 milyon TL verin, projeleri hayata geçirelim ve bir daha hiç para vermeyin. Biz yenilenebilir enerjiyle bu bölgede çiftçinin üretimini düzene sokalım, çiftçinin elektrik maliyetini biz karşılayalım, ama ona bir şart koşalım: “Biz sizin enerjinizi karşılıyoruz ama, bizim istediğimizi ekeceksin ve ektiğini de satın alma garantisi vereceğiz.”

ÇİFTÇİNİN ENERJİ SORUNUNA ÇEVRE DOSTU YAKLAŞIM
Çiftçinin en büyük problemi enerji masraflarıdır. Tarlada hep kuyu suyu kullanılır, motorlar kullanılır, açık alanda olduğu için hep enerji lazımdır. Biz bu sistemi kurabilirsek, çiftçinin elektrik ihtiyacının önemli bir bölümünü güneş enerjisiyle karşılamış olacağız. Yıllık elektriğe diyelim 20 bin TL mi fatura ödüyorsun, faturanı bana getir, bunun 15 bin TL’sini ben karşılıyorum. Kalan 5 bin TL’sini de sana ben ödettirmeyeceğim, bekle. Kaç dönüm arazin var? 100 dönümse 50 dönümüne kanola ekeceksin, kanolayı senden bu fiyattan garantili alacağım. Kanolayı yakacağım, küspesini yine bizim sana ücretsiz vereceğiz hayvanına vereceğim, kalan tozunu presleyeceğim ve yakacak olarak yine sana dönecek. Köyün yakınına kuracağımız Biyogaz tesisi ve boru sistemiyle, tıpkı bugün doğalgazla ısınan kalorifer sistemi gibi tüm köyü ısıtacağım ve bunu bedava yapacağım. Dolayısıyla sen zaten o ödediğin enerji parasının çok daha fazlasını kar edeceksin. Artı, 100 dönümün diğer 50 dönümünde de yine bu ürünü ekersen, onu da senden alacağım. Ama o senden aldığımı da o sistemin içinde kurduğum paketleme presleme gibi yöntemlerle ben pazarlayacağım. Senden aldığım fiyatın üstünde yaptığım karı da sen bileceksin. Çünkü benim yaptığım sözleşmeyi bile sen bilgisayarına girdiğin zaman göreceksin. Senden 1 TL’ye aldığımı ben 2.5 TL’ye sattım ama, bunun belli bir yüzdesi kuruma kalacak, gerisi yine senin.
Şu anda insanlar benden bu projeyi istiyorlar, patentini aldığım için. Fakat benim bu projeyi Tarım Bakanlığı’nda göstermediğim, götürmediğim yer kalmadı. Kalmadığı gibi, bir türlü destek ve yardım alamıyoruz. Sanki bakanlık ve devletin belli kolları, açıkça yardım etmiyor bize. Bu konuyu biz Cumhurbaşkanlığına da ilettik, çok ilgilendiler ve Tarım Bakanlığı’na talimat ile gönderdiler fakat tekrar ayni yerde takıldık, yani bakanlığımızda. Bu yüzden diyorum, hayvancılık sektörü kadar destek görmüyoruz, diye. 
Onu da bıraktık, şimdi siz kırmızı ete 15 milyon TL para veriyorsunuz. Ama aslında ucuz et üretmiyorsunuz, ürettirmiyorsunuz. Sadece diyorsunuz ki “Senin etin 10 TL, 8 TL’sini ben sana veriyorum, sen halka 2 TL ver.” Bu devlete yük olmaktan başka hiçbir şey değil. Sistemde bir yanlışlık var. Ayrıca bununla ilgili de projeler ürettik. Bizi hayvancılıkla uğrasan üreticilerimizle bir araya getirin, çözüm üretelim, ekim yapalım, küspeleri biz toplayalım, uzun süreli ucuz yem üretimi yapalım, projelerimizi ortak kullanalım gibi üreticiye çok faydalı projeler konuşalım dedik ama bakanlığımızdan hiçbir destek alamadık.

ESKİ USULE DÖNÜŞ: HAYVANCILIK VE TARIM, BİRBİRİNİ ÜRETTİKLERİYLE DESTEKLEYEBİLİR
Türkiye’mizde tarım yoksa, hayvancılık da yok, et de yok. Kalkıyorsunuz, buğdayı yurtdışından sipariş ediyorsunuz. Bunlara hiç gerek yok.” Ancak yanıt yok. Bakın, diyorum ki, “Siz benimle anlaşma yapın, ben size kanola ekeyim. Kanola küspesini de size vereyim. Kanola dediğiniz ürünün küspesi, dünyada en çok protein içeren üründür. Bir hayvan bunu yediğinde 1 litre süt veriyorsa, 3 litre vermeye başlıyor. O hayvanın ikinci jenerasyonunun etini, %80 biyo olarak pazarlayabiliyorsunuz. Yani bunun gibi daha bir sürü şey verebiliriz size. Ama siz de bize başka bir şey verirseniz. Yani, eski usul yapalım diyorum. Para dönmesin ortada, hem üretici kazansın, hem kaliteli ürün olsun, halk da hem sağlıklı yesin, hem ucuz yesin, hem de devletin üzerindeki yük kalksın. Ben sadece bir bölgede, Konya’nın Çeltik bölgesinde kuracağım yenilenebilir enerji sistemiyle devletimizi 20 yıl içinde 20 milyar TL yakın kara geçiyor ve bu sadece tek bölgede. Sadece Çeltik’teki projeyle. Ve şunu da söylüyorum: Bugüne kadar yaptığım masraf, projeyle beraber 2 milyon TL’nin üstünde. Tabii ki insanlar düşünüyor, senin avantajın ne, neden bu işi yapıyorsun. Çok net söylüyorum: Projeyi onaylayın, tesisin temeli atılsın, projeyi de size hediye ediyorum, bugüne kadar harcadığım parayı da istemiyorum. Benim projemde yer aldığı şekliyle tesisin kurulduğunu garanti edin, aynı gün istifa edeceğim.

Ama siz işin içinden çıktığınızda, bazı bireylerin sistemi suistimal etmeyeceğinin garantisi var mı?
Bizim kurduğumuz sistem daha önce dünyanın bir çok modern ülkesinde denenmiş, halen de kullanılıyor. Sistem birbirine bağlı, bankacılık gibi. Çiftçinin ürettiği her kilo, içeriye giren ya da çıkan her kilo, özel bir bilgisayar programına giriliyor, her veri merkezden görülüyor. Herkes orada o tesise ne kadar ürün girmiş, o bölgede ne kadar üretmiş, kaça satmış, bunu bilebiliyor. Yani ben Konya’dakinin buğdayını 1 TL’ye alırken, Edirne’dekini de 1 TL’ye alıyorum. Herkes görebiliyor, sistem tamamen açık. İsterse sistemi bakanlığa da bağlayabiliyoruz. Yani kimsenin bir şey kaçırması mümkün değil.
Ayrıca ben bu projeyi hazırlarken TC Ceza Kanunu’nu önemli isimleri ile, bilinen hukuk uzmanlarıyla, avukatlarla, sanki ben bu sistemden bir şeyler kaçıracakmışım gibi bahaneler üretip sistemin açıklarını nasıl kapatırız diye bir dolu eklemeler yaptık. İddia ediyorum: Bu sistemden hiç kimsenin hiçbir şey kaçırıp kendi yararına kullanması mümkün değil. Zaten sistemle birlikte aradaki kurumlar ve kabzımallar ortadan kalkıyor. Aracılar çiftçiye gittiği zaman çiftçi artık ona ürün vermeyecek. Çiftçi için 2 şey önemlidir: Ürünü satabilmesi, kar etmesi, bir sonraki sezonda ne ekeceğini, ne kadar kazanacağını bilmesi. Biz bu sistemde çiftçiye önündeki en az 5 yılı veriyoruz. 5 yıl boyunca yılda 2 kere ekim yapacak, ürününü kaça satacak, yani 5 yıl sonra adam alacağı evinin ya da başka bir yatırımın hesabını bilecek.

Sistemde çiftçinin pazarlama sorununu da çözülecek, dediniz. Nasıl olacak bu?
Biz pazarlamayla ilgili şöyle bir sistem geliştirdik: Bugün bütün AB’deki çiftçilik ve üretici kapasitesi Türkiye’nin toprak olarak çok daha altında; ama sayı olarak Türkiye’nin sadece yüzde 15’i. AB üyesi birçok ülke, birçok ürünü üretemiyor ve buna ihtiyacı var. Biz de madem devlete bağlı resmi bir kurumuz, amacımız Türkiye’deki vatandaşlarımızı kalkındırmak, satılamayan ürünleri Türkiye piyasasının içine sokarak çiftçiye rant kazandıramıyorsak, bu ürünleri ticari ataşelikler üstünden, konsolosluktan ya da tarımla ilgi kurumlardan dünyaya pazarlayabiliriz. Bunu denemek için de AB’deki ya da bir takım ülkelerdeki belli resmi ataşeliklere yazı gönderdik. Dedik ki, ne ürün istiyorsunuz, size bunu iki türlü temin edebiliriz. Birincisi, ya bizden talep edin, biz size piyasanın çok altında olmayan bir fiyat verelim; ya da siz bizimle uzun vadeli bir sözleşme yapın, biz size söz konusu ürünü piyasada bulabileceğiniz fiyatın altına mal edelim.

Projeyi kurmak için ilk etapta devletin size ne kadarlık bir bütçe sağlaması gerekiyor? 
Bütün sistemi kurmak için, yenilenebilir enerjinin o bölgeye kurulması dahil bütün hepsini içine alırsak, hemen hemen yaklaşık 15 ila 20 milyon Euro civarında bir bütçe gerekiyor. Bu sistem diyelim ki Konya, Çeltik’te kuruldu. Bu tesis kurulduğunda insanlara, büyük yatırımcılara başka bölgelere şöyle bir teklifle gidiyorsunuz: Sistem bu, çark da bu. Bu sistemin içine dahil olursanız, bize ortak olamazsınız, burada ticaret de yapamazsınız. Yatırım yaparsınız, sizin yatırımınıza karşılık buranın kazandığı rakamın %1’ini, %2’sini kar olarak veririz. Ama bu oran bile, milyon dolarlar yapıyor. Dediğim 15-20 milyon Euro yatırımı siz 7-8 senede geri alıyorsunuz, sonraki 20 sene kar ediyorsunuz. 20 sene dememizin sebebi de, mesela bugün bir solar sistemin 20 senede bir panellerinizi yenilemeniz gerekiyor ama biyogazda böyle bir problemimiz yok. 3 megavatla başlıyorsunuz ama oradan getiriyle siz megavatları yükselttikçe enerji satışından da gelir elde ediyorsunuz, ciddi gelirler.

Peki bu bütçeyi işadamlarıyla ortaklığa giderek karşılama yoluna gidemez misiniz? 
Bunu da denedik. Ancak işadamları için önemli olan, yatırdıkları paranın karşılığının ne kadar çabuk ve hızlı döneceği, yatırdıkları paraya değer bir paranın geri dönecek olması. Bir yatırımcıyla böyle bir sisteme girdiğinizde doğal olarak diyor ki ben bu işe bu kadar para yatıracağım ve bu işin %50-60 ortağı olacağım. Şimdi bu tarz yaklaşımlar başladığında bizim yine o aradaki kabzımal dediğimiz aracılardan farkımız kalmıyor. O zaman çiftçiye demek zorundayız ki, senden yaptığım karı sana geri döndüremeyeceğim, bu işte %50 kar alan bir ortağım olduğu müddetçe. İş çiftçiyi desteklemekten çıkıp yine tamamen ticarete dönüyor.

Bu proje Tarım Bakanlığı’nın önünde, ama bekletiyor öyle mi?
İlgilenmiyor bile… Yani gerektiği yere kadar gidemiyorsunuz. Ben TARBİGEM Genel Başkanı’yım ama Bakan’dan randevu alamıyorum. İşte İFAR’a gitmeniz lazım, oraya buraya gitmeniz gerek deniliyor. Yani benim bir yere gitmem lazım değil. Siz benim gücümün farkındasınız, ya da ne kadar güçlü olabileceğimin farkındasınız, bana destek çıkmıyorsunuz. Ta ki, sizden biri orada olana kadar. Çünkü bakıyorsun, et üreticileri birliğinin yönetiminde o tarz kadrolar var , kadrosunun çoğu hayvan çiftliklerini destekliyor, bölgedeki çiftliklerin  bir çoğunun sahipleri o bölgedeki milletvekilleri ya da parti il genel başkanları vs… Bu arada AKP’ye ters biri de değilim. Daha öncesinde ters düştüğüm, inanmadığım kabul etmediğim şeyler vardı ama bugün öyle değil. Hayatımda hiç oy vermezdim, ben geçen seçimde oy AKP’ye verdim. Ve bundan sonra da hep böyle olacak çünkü ben ülkemin bundan 15 sene önceki halini de biliyorum, bugünkü halini de biliyorum. Ayrıca sayın Cumhurbaşkanı’mızın da inanılmaz takipçisiyim, çünkü biz bu vatan için günü geldiğinde hiç düşünmeden ölmeyi, bu uğurda ölmeyi göze alanlarla yan yana ölmeyi öğrendik ve öğretiyoruz. Ve benim için en önemli olan şey, artık ana kuzuları 20’sinde 25’inde ölmüyor. Çünkü ben terörü bilen birisiyim. Her gün 20-30 tane gencimizi kaybediyorduk yıllarca. Evet, yine şehit veriyoruz, hepsinin mekânı cennet olsun, hepsinden Allah razı olsun, ama bunların hepsi artık profesyonel askerler, maaşlı kadrolar. Bu iş para için yapılmaz, ama bunu meslek olarak yapmak var ve artık eskisi gibi kayıplar vermiyoruz çünkü çok profesyonel eğitiliyorlar. Bu yönden ben destekliyorum, yiğidi öldür hakkını yeme diyerek. 
Ama bizde şöyle bir şey var: Tarım Bakanı her yıl değişir. Daha önceki Tarım Bakanı 6-7 sene görevdeydi, alışılandan farklı olarak, işini çok iyi yaptığına inandıkları için 6-7 sene orada kaldı. Ama daha sonraki gelen 1 sene kaldı gitti, şimdi yeni bir bakan var. Her gelen Bakan da kendi inandığı, çalışabileceği kadrosunu getiriyor doğal olarak Böyle olduğunda da bu kadro oturana kadar mevcut olan kadro da hiçbir şey yapmıyor, nasıl olsa gideceğim diye. Şimdi bir daire başkanına gidiyorsun mesela. Sen bizden sorumlu daire başkanıysan, görevin bize hizmet etmek, doğru olan şeyin arkasında durup desteklemeyi yapmak. Oysa daire başkanına gidiyorsun diyor ki “Ben bununla uğraşamam, Genel Müdür’e git.” Genel Müdür’e gidiyorsun, “Destekleme Birimi’ne git” diyor. Oraya gidiyorsun, diyorlar ki “Biz Bakan emir vermeden bir şey yapamayız.” E siz ne yapıyorsunuz burada? Eğer her şeye Bakan’ın kendisi bakacaksa senin burada ne işin var? Ama Bakan’a gidip sorduğunuzda görüyorsunuz ki haberi bile yok. Çağırıyor Genel Müdür’ü, “Arkadaş bunu bana niye getiriyorsun bu senin işin” diyor. Böyle komik bir sistem var ortada.

“YETERLİ KADEMEDE MUHATAP ALINMAK İSTİYORUZ”
Peki, bundan sonraki planınız nedir?
Biz daha önce Yağlı Tohumlar Üretici Merkez Birliği’ydik, Tarla Bitkileri Üreticileri Merkez Birliği’ni kurduk. Böylece yaptırım olarak da çok güçlü bir kurum haline geldik. Baya bir yol kat ettik ve artık yavaş yavaş devletin ve bakanlığın bizi muhatap olarak aldığını görüyoruz ama yeterli ölçüde değil. Yeterli kademede muhatap alınmak istiyoruz.
Ben öncelikle vatanını, milletini çok seven bir insanımdır. Karadeniz kökenlerimiz nedeniyle, özümüz itibariyle de yetiştirilme tarzımda da milletimizi vatanımızı her gerçek Türk vatandaşı gibi sevmek uğrunda gerekirse ölmek vardır. Ama ben ondan çok, milletimi seviyorum. Ben çiftçinin çok kötü halini gördüm. Tarlasındaki soğanını domatesini ağlayarak kabzımalların geldiği kamyonculara zararına sattığını, ama 10 kuruşa sattığı soğanın pazarda 3-5 TL’ye satıldığını biliyorum. Biz bunlardan çok rahatsızız. Biraz da Laz damarım tuttu sanki, inatla da vazgeçmiyoruz. Türkiye’de ilk Otobüsçüler Kooperatifi’ni kuran da benim babamdır, 70’li yıllarda. Ben de adımı bir yerlere yazmak istiyorum. Yani biz bu hayatta yaşarken her şeyin para olmadığını, paylaşmayı bilmezsek, bunu kaybetmek zorunda olduğumuzu bilerek büyüdük. Onun için paylaşmakla ya da birileriyle dostluk yapmakla en küçük bir sorunumuz yok. Eğer ben bunu başarabilirsem nasıl bugün Türkiye’de, nakliye işinde kim varsa babamı tanıyorsa, ben de böyle bir şey yapmak istiyorum. Bunun için daha ne kadar emek vermem gerekir bilmiyorum, ama Allah’ın izni ile yapacağım.

2018’e yeni girdiğimiz bu günlerde, tarım için bir umut var mı? Tarımın geleceği ne olur sizce?
Türkiye’deki tarım eğer böyle devam ederse, bizim hesaplarımıza ve hazırladığımız konseptlere göre önümüzdeki 10 yıl içerisinde Türkiye’de tarımcılık diye bir şey kalmayacak, tamamen sanayi tarımcılığına dönecek. Yurtdışında, Avrupa ülkelerinde bugün bir domates yiyemezsiniz. Ya bir su içmişsiniz, ya bir domates yemişsiniz hiçbir tadı yok. Tamamen sanayi, makine gibi üretilen, sürekli seralarda, kapalı alanlarda, genetiğiyle oynanmış, mümkün olduğunda çok üretip maliyetini düşürerek, ancak insan sağlığını düşünmeyen, insan sağlığına inanılmaz zararlar veren ürün üretimi tarzı var dünyanın birçok ülkesinde.
Geçen sene çok kötü bir olay yaşadık, Fethullah Gülen’in arkasında olduğu darbe girişimi gibi. Ama baktığınız zaman aslında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni batırabilecek, hatta yerinden bile sallayabilecek güçler bunlar değil. Bizi batıracak olan şey, bizim içimizdeki güvensizlik ve sistem bozukluğu. Bunu darbe girişimi sırasında da gördük yani sokakta ne Kürt’ü vardı, ne Türk’ü vardı. Biz öyle bir milletiz. Kendi aramızda kavga ederiz ama bu vatana millete uzanan elleri kırmaya gelince bize kimse dokunamaz. Onların bizi böyle yok etmelerine imkan yok ama benim korkum bizim kendi içimizde kendimizi mahvetmemiz. Eğer tarım sorununa bir çözüm getirilemezse, ülkenin ekonomisi benim tabirimle tamamen ‘modernleştirilmiş komünizme’ dönecek. Yani herkesin devlet için çalışması, bugün Avrupa ülkeleri öyledir. Sabah 6’da kalkarlar, akşam 5’e kadar çalışırlar, çalıştıklarının %60’ını devlete öderler. İnsanlar ruhsuz egoist, akşam 9’dan sonra sokakta kimseyi göremezsiniz. Ölseniz kalsanız kimsenin umurunda olmaz. Böyle bir sisteme döndürmeye çalışıyorlar bizi. Böyle giderse iş aynen bu vergi sistemine dönecek. Her şey sanayi ye dönecek, üretim bitecek.

Peki biz tüketiciler, bir ürünün doğal ya da organik olup olmadığını nasıl anlayabiliriz? 
En dikkat edilmesi gereken şey, en çirkin olanını seçmek. Domatesin güzeli diye bir şey yoktur, domates salatalık dediğiniz şey, yamuk yumuk olur. Çünkü rüzgarla ve güneşle ciddi temas eder. Domatesin bir tarafı kırmızı olur, bir tarafı sarı olur çünkü bir kısmı topraktadır. Bir kısmı güneş alır, diğer tarafı almaz. Bir manavın vitrinine bakıyorsun, güzellik yarışması gibi. Oradan bir şey almayın. İnsanlar biraz etrafına bakmayı bilmiyorlar. Doğada hiçbir şey kusursuz değildir, insanlar gibi. Örneğin çilek, irili ufaklı, masaya vurduğunuzda üzerinden toprak dökülen, suyun içinde yıkamaya çalıştığınızda içinden sürekli toprak parçaları çıkan bir üründür. Örneğin annelerimiz eskiden ıspanaktan içindeki tozu toprağı atabilmek için bütün gün yıkarlardı.

En endişelendiğimiz konulardan biri de, gıda güvenliği… Peki tüm bu gıda zincirinin içinde denetim hangi noktada?
Şu anda çiftçinin hangi ürününün  ne kadar etmesi gerektiğini düzenleyen bir mekanizma yok. Normalde bunun denetimini birlikler yapmalı. Ama ne yazık ki çiftçinin şöyle bir eğilimi var: Mesela x köyünde çiftçilerden biri o sene domates ekiyor. O yıl o domatesi çok güzel bir fiyata satıyor. Sonra bir bakıyorsunuz, ondan sonraki sene bütün o köydeki çiftçilerin hepsi domates ekiyor. Çünkü eğitimli ya da eğitimsiz hiç fark etmiyor, çiftçi gördüğüne, dokunduğuna inanıyor ve kendi bildiğini ekiyor. Siz gidip çiftçiye ne anlatırsanız anlatın, çiftçi ekip parasını aldığını biliyor. Tarım Bakanlığı da tek çiftçiyle uğraşmıyor, uğraşamaz da zaten. Biz de diyoruz ki, çiftçi hiçbir sıkıntıya girmesin, biz söyleyelim “Şunu ek, ama biz bunu alacağız senden” diye. Bunun garantisini de sözleşmeyle verelim diyoruz. Böyle olursa müsriflik de ortadan kalkıyor.
Gıda güvenliği denetimi ise ürünün üretilmeden önce, tohum ve gübre kontrolünde başlıyor. Diyor ki, “İçinde şu madde olan gübreleri kullanamazsın.” Toprağa her ekilen gübreyi devletin kontrol etmesi de mümkün değil. Ama biz bunu birlik içinde, üye kaydı adı altında yaparsak bizim bunu denetleme şansımız da olur. Çünkü her ilde ve ilçede bir birliğimiz olacak ve bu ildeki tarım mühendisleri sürekli belirli sürelerde toprak analizleri yapacak.